Çeviri
19 Ağustos 2006
Meksika'da Demokratik Başkanlık Seçimi Mi?
Enrique García
Meksika’da, altı sene önce, sağcı Milli Harekât Partisi (Partido Acción Nacional, PAN), Meksika Devrimi’ni gerçekleştiren siyasal sınıfı, en azından devrimin ilk zamanlarında, temsil eden partinin dünya çapında meşhur yetmiş yıllık iktidarının ardından başkanlık seçimlerini kazandı. Dünyadaki muhafazakâr medyanın büyük kısmı o vakit bu olayı Latin Amerika'nın bu önemli ülkesinde temiz ve adil seçimlerin işareti olarak pazarlamıştı. Ne var ki seçimlerin genel geçer medya tarafından elbette yansıtılmayan karanlıkta kalmış yönleri vardı.
»» devamını oku
3 Haziran 2006
Siyasal Alanın Krizi
Toni Negri
İnsanlar "Yeni Dünya Düzeni" fikrini kullandıklarında, üç güçlü kavramı tek çerçevede biraraya getiriyorlar: düzen, dünya ölçeğinde küreselleşme ve bunlar arasında kurulan ilişkilerin yeniliği.
"Dünya" ve "düzen" arasındaki bu yeni bağlılık, yeni bir paradigma, başka bir deyişle, siyasal iktidarın ve dünyanın fiziksel mekanının düzenlenmesinin yeni bir biçimini oluşturuyor gibi görünüyor. Bu yüzden, bu yeni biraraya gelişi anlayabilmek için - ne anlama gelmiş olduklarını ve bunları biraraya getiren daha önceki biçimlerin krizinin ne olduğunu tespit etmek için -, öncelikle bu kavramlar hakkında düşünmek zorundayız ve daha sonra bu yeni bağlılığın orijinalliğine ve dinamiklerine nüfuz etmemiz gerekecek. Bu noktada, belki de meydana gelmekte olan değişikliğin derinliğini anlayabilecek durumda olacağız.
Düzen kavramıyla başlayalım. Modern dönemde, toplumsal ve siyasal düzen kavramı, -ancak zamanın geçmesiyle "ulusal egemenlik"e dönüşen toprağa bağlı bir - egemenlik kavramına çok yakındır. Bu yüzden egemenlik kavramı ile ulusal egemenliği ayrı ayrı incelemeliyiz.
»» devamını oku
3 Haziran 2006
Bilim Kurgu ve Gelecek
Ursula K. LeGuin
Geleceğin nerede olduğunu biliriz. Gelecek önümüzdedir. Öyle değil mi? Önümüzde uzanır, büyük bir gelecek önümüzde uzanır; her diploma töreninde, her seçim yılında güvenle ona doğru ilerleriz. Ve geçmişin nerede olduğunu biliriz. Ardımızdadır; doğru değil mi? Bu yüzden onu görmek için geriye dönmemiz gerekir ve bu geleceğe doğru ilerlememize engel olur; onun için geriye dönüp bakmayı pek sevmeyiz.
Öyle görünüyor ki, And Dağları'nın Quechua dilini konuşan insanları tüm bunları daha farklı algılıyorlar. Farklı algılıyorlar; çünkü geçmiş bildiğindir, onu görebilirsin -önündedir, burnunun ucundadır. Bu bir eylemden ziyade algılama, ilerlemeden ziyade farkında olma tarzı. En az bizim kadar mantıklı olduklarından ötürü, geleceğin arkamızda, gerimizde, omzumuzun ardında uzandığını söylerler. Gelecek, geriye dönüp o bir anlık bakışı yakalamadıkça göremeyeceğiniz bir şeydir. Ve bunun için bazen geriye dönmemiş olmayı dilersiniz, çünkü ardınızdan size doğru sokulanı bir an için görmüşsünüzdür... Bu nedenle biz And Dağları'nın insanlarını ilerleme, kirlilik, pembe diziler ve uydulardan müteşekkil kendi dünyamıza çektikçe, onlar omuzlarının üstünden nereye gittiklerini görmek için bakarak, geriye gidiyorlar.
»» devamını oku
31 Mayıs 2006
Milan, Kesinlikle
Toni Negri
Afallamış ve şaşkın bir haldeyim. Onbeş yıllık siyasi sürgün döneminin ardından, Paris'ten Roma'ya döndüm.
Benimle İtalyan adaleti arasında kapatılmamış bazı eski hesaplardan dolayı tatilimi orada, hapiste geçiriyorum. Ama beni afallatan ve şaşkınlığa düşüren bu değil: hapishane sürgüne gitmeden öncekinin tıpkı aynısı. Öte taraftan, İtalyan toplumunda son onbeş yıl boyunca çok daha önemli bir şey değişime uğramış: o da futbol, o kadar ki, hiç bir şey anlayamaz haldeyim artık. İçine düşmüş olduğum bunalım çok derin ve sakın dalga geçtiğimi ya da abarttığımı sanmayın. İyi bilinir ki İtalya'da, yaşayabilmek için futbolun havasını solumayı bilmek gerekiyor. Bu ideal bir havadır, özgül bir jestle kurulur Calcio'nun bir takımının taraftarı (tifoso) olmaya dayanır. Bir klubün böylece taraftarı olmaktan bir hayat anlayışı ve bir değerler dünyası türeyecektir. Paris-VIII Üniversitesi'nde ders verdiğim sıralarda Olympique Marseille'in veya Paris Saint-Germain'in durumunu bölüm sekreteri Hélène dışında kimseyle tartışamıyordum, öteki hocaların hiç ipledikleri yoktu... Burada Roma'da, hapishanede, bütün tutuklular, gardiyanlar, memurlar ve ziyaretçiler, lig maçlarını takip eden her Pazartesi ya da Kupa maçlarını takip eden her Perşembe günü konuşmaya kaçınılmaz olarak futboldan başlıyorlar. Hapishanenin dışında da durum aynı. Dünyanın başka herhangi bir yerinde bir café'nin müşterileri havaların nasıl gittiğinden de bahsedebilecek haldeyken, burada Juventus, Inter, Napoli hakkında tartışıp, tarihi yeniden yazıp, yeni sıralamalar uydurup duruyorlar... İtalyanlar gırtlaklarına kadar futbola batmış durumdalar. Afallamam ve şaşkınlığım işte bu bataklıktan geliyor: hüzünlü de olsa her şeyin değiştiğini kabul etmek zorundayım. Sorun Calcio'nun artık en üstün değere sahip olmaması değil, kesinliklerin epeydir yıkıma uğramış olması. Bu uygarlığın gerçek bir bunalımı. Bu değerler bunalımının, kesinliklerin bu altüst oluşunun üç örneğini vereceğim: Eskiden, hangi klübün taraftarı olacağını seçerken (ya da aileden devralırken) insanlar neye göre karar alacaklarını bilirlerdi. Milan AC, Torino ve Roma kent proletaryasının "kızıl" takımlarıydılar. Öte taraftan Inter Milan, Juventus ve Lazio patronların takımıydı: Milan'ın büyük finans burjuvazisinin, Agnelli ailesinin ve Torino'daki Fiat grubunun, Roma'nın mülk sahibi aristokrasisinin... Maça gitmek hangi sınıfa ait olduğunun bilincine varmaktı, "tifo"yla özgül bir kent kültürünü ifade etmekti, bir kimlik kavgası vermekti. Bu iman kuşaktan kuşağa geçiyordu. Kızıl-siyah giysiler içinde çocukken babamla birlikte Milan AC'nin maçlarına giderdik ve yetmişli yıllarda (ama buınu yargıçlarıma söylemeyin sakın!) Milan kopunun, "Kızıl-Kara Tugayların" kurucuları arasındaydım...
»» devamını oku
